Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

ONE MINUTE

Bugün dünyanın kaderinin bir kez daha değiştiği anlardan birinin yıldönümü…
Hakkında belki binlerce kitap yazılacak bir konu…
Tüm insanlığa kutlu olsun…

Bayramınız Kutlu Olsun

Mübarek Kurban Bayramınızı Tebrik Ederim.
Bu bayramın İslam alemi ve insanlık için hayırlı ve huzurlu bir hayatın miladı olmasını dilerim.
Saygılar

Yaşadığımız açılım sürecinin verimli olabilmesi için olmazsa olmazlardan birisi de DTP nin süreci baltalayabilecek unsurları bünyesinden atmasıdır. Kanlı Terör Örgütü PKK yı çağrıştıracak her tür sembollerin kullanılması (dtp miting ve toplantılarında kullanılan renkler,kıyafetler,sembolik işaretler), açılım sürecine samimiyetle inanan insanlar tarafından bile kabul edilebilir davranışlar olarak görülmüyor. DTP bunu görmeli ve süreci baltalamak için ellerinden geleri yapan diğerlerinden farklı olduğunu göstermelidir.

Eğer bu hassasiyeti göstermez ve kışkırtıcı hal ve tavırlara prim verir ise, dün İzmir’de gerçekleşen nahoş hadiseler tekrarlanabilir ve hatta geri dönüşü olmayan olaylara sebebiyet verebilir. Vahim sonuçlar doğurabilecek kıvılcım çaktığında hiç kimse, kimsenin tarafsız kalacağını da ummasın.

Yani açılıma sonuna kadar inanan ben, böyle bir durumla karşılaştığımda düzen sağlanıp sağlıklı kararlar alınabileceği zamana kadar, devletimin safında düzenin sağlanabilmesi adına üzerime düşeni yapma kararlılığındayım.
Saygılar

Yapma be paşam

Dünya üzerinde en büyük siyasi parti mezarlığı olan ülke hangisidir diye sorsalar,eminim birçok insan benim vereceğim cevabı verirdi.

Bu aşağılayıcı durumun sorumluları kimler ?

Her insan takdir edilmeyi, iltifatı sever. Ama bunun parti kurmadan da giderilebileceği alanlar var. Akıl verenlerinde en az benim kadar akıllı olduklarını varsayarsak, insanlara bu tür telkinlerde bulunmalarının sebebi ne? Arasam bile iyi niyet ışığı göremiyorum. Mesela yakında, bir partinin isminde neden “virgül” değilde “ve” kullanıldı ? bu bize ters diyenlerde bir parti kurarsa emin olun şaşırmam… Birileri bu koskoca adamlara çok partili sistemin bu anlama gelmediğini söylemeli (tercihen sakallı birileri söylemeli ki itibar edilip sözü dinlensin).

Son kurulan partilerden biri de Hak ve Eşitlik Partisi (HEPAR), lideri kıymetli komutanım Osman Pamukoğlu. Sayın paşamın gayretinin ego kaynaklı olmadığına ve hatta tamamen vatanperverane hisler ve düşüncelerle icra edildiğine eminim, ama durum zaafiyet alanları yaratmak dışında ne tür bir işlev görüyor ?

Sayın komutanım, sizin asker iken ülkemin savunulması konusunda gösterdiğiniz gayretleri ve kahramanlıkları her zaman minnet hisleri ile hatırlayıp anacağım, emekliliğiniz sonrası giriştiğiniz particilik konusunu hatırladığımda da yüreğimde bir sızı duyacağım, her daim …

Saygılar

Esnafa kota

Bir gazetede rastladığım haberde KOBİDER Başkanı Nurettin ÖZGENÇ, esnafın son yıllarda işlerinin düşmesinin en başında dükkan ve esnaf enflasyonunun geldiğini belirterek, “İşporta gibi her yerde dükkan açılmamalı.İhtiyaçtan fazla dükkan için kota koyulmalı” demiş.

Birileri sayın başkana şu soruyu sormayı akıl etmeli ; “Hiç Türkiye yi dolaştınız mı ? Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti altındaki toprakları hiç gezdiniz mi ? Bu kadar zahmete girmesine gerek yok, daha kolayınıza gelecek bir şey soralım. Siz hiç Kapalıçarşı yı gezdiniz mi? Orada birçok sektörde faaliyet gösteren aynı işi yapan çok sayıda dükkan var,hemde birbirine komşu dükkanlarda. Bu durumu nasıl izah ediyorsunuz ? Tesbit ve tavsiyenizin kabul görüp uygulamaya koyulması halinde, milletimizin meziyetlerinden sayılan “müteşebbis ruh“vasfı üzerindeki etkisinin ne olacağını düşünüyorsunuz ? “

Saygılar

Tüm dünyada ve dolayısıyle ülkemizde kaynağının gayrı milli olduğuna inandığım bir takım toplum mühendislik faaliyetlerinden biri hakkında nette rastladığım üslubu esprili acıtan bir yazıyı paylaşmak istedim.Bu ve benzeri,yani her toplumda aslında var olan ama tepki gördüğünde kendiliğinden körelen tavır ve davranışların ,insanların beynine adeta çakarcasına ve ödüllendirilerek yayınlanması (en çirkef olan kazanır edasıyla) topluma kanıksatılması,içinde bulunduğumuz şartlar göz önünde bulundurulduğunda özgürlük olarak görülmemeli fikrimce…
Aslında ayrı bir başlık altında değerlendirilmesi gereken EĞİTİM meselesini de kapsayan bu konu hakkında kısa bir notla bitireyim.
“Eğer yanlış buluyorsanız izlemeyin” deme hakkına sahip olabilmek için, toplumun kendini koruma ve kollama mekanizmalarını işletebilme ve kullanabilme haklarının da bulunması gerekir.
Elleri ve ayakları bağlı bir insana ,koru kendini demek gibi birşey bu… diyeyim ve bitireyim.

Paylaşmak istediğim yazı şu :

 

YEMEKTESİNİZ!

Ben “aaay. Aslaaa. Ben yarışma programlarını seyretmoorum” diyenlerden değilim. Aksine merakla, ciddiyetle ve not alarak izliyorum. Gerçi böyle yapmak, toplumsal araştırmanın kolayına kaçmak oluyor, ama olsun. Yapımcılar bir örneklem oluşturuyor ve ortaya bir ödül koyarak, her birinin –belli bir ölçüde de temsil ettikleri kesimin- özelliklerini sergiliyorlar. Hatta döktürüyorlar. Siz de evde rahat koltuğunuzda gözlem yapıyorsunuz. Ben de bilhassa yemek konusundaki yarışmaları mercek altına aldım. Bu kadarı bile beni “araştırmacı-gazeteci” yapar. Hatta yaptığı işe emek veren adam kılar. Böyle devam edersem, savaş muhabiri bir olurum. Önemli olan neyi izlediğiniz.

Müsaade ederseniz, ilk olarak bazı tespitlerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Her şeyden önce toplumun önemli bir kısmı yemek yaparken “ameliyat eldiveni” kullanıyor. Böylece yemekler “el değmeden” ve “hijyenik” oluyor. Sanırım yakında uçuş kombinezonu, balıkadam kıyafeti ve olay yeri inceleme ekiplerinin giydiği beyaz tulumlarla hıyar soyanları da göreceğiz. Yemek servis edildiğinde önce koklanıyor, sonra çatal ve bıçak neşter gibi kullanılarak otopsi yapılıyor. Devamında içindeki malzemeler sayılıyor. Bundan başka herkes harika yemek yapıyor da, onun dışındaki herkes kötü yemek yapıyor. Kimse kimsenin yemeğini sevmiyor. Daha önemlisi misafirlerinizi layıkıyla ağırlarsanız, sizi sevmezler, size çemkirirler, çirkefleşirler ve gıybet yaparlar.

Diğer taraftan her evde sofra düzeni mevzu hakikatli bir meseleymiş. Memleketimde masa adabı, yemek kuralları hayati derecedeymiş. Yahu bunu niye kimse bana söylemedi? Hatta misafirlerine jest için “gümüşlerini”, “kristallerini” çıkaran erkekler de var. Vatan sağ olsun!

Yarışmadaki yemeklerde içki olmuyor. Zaten genel hale bakınca, içkinin olmamasının “fevkalade yerinde” olduğu sabit. Ama galiba reklâm olması diye adı verilmeyen meşrubat da iki kadehte çakallık yaptırıyor. Bu yarışma sayesinde başka şeyler de öğrendim. Mesela vejetaryenler kıyma yermiş. Limon ve çilek alerji yaparmış. Kuzu eti yemek de etik değilmiş. Ha bir de öğrendim ki; Görgü kuralları meğer yokmuş! Bizi kandırmışlar.

Yarışma çok güzel aslında. Birbirini tanımayan beş kişi seçiliyor. Sonra hepsi her gün bir anda peş peşe gelip, yemek masasına oturup, size söylenip, sataşıp, laf atıp yemeklerinizi yiyorlar. Sonra kameranın önüne geçip, içlerinde kalan daha fazlasını söylüyorlar. Bu arada stratejik-taktik adım olarak yüzünüze gülen varsa, o da kamerayı görünce kendinden geçip, sallamaya başlıyor. Ben ilk seyrettiğimde masayı misafirin kafasına geçirmeyene ödül verecekler sandım. Bence bu yemeklerin sonunda tatlının devamında “sopa” olmalı, “böyle gecelerin gözdesi, adı ile bütünleşen özel tadı ve beşamel sos ile”…

Bu yarışmada kimsenin sevmeyeceği yemekleri yapmakla da yetinilmiyor. Aynı zamanda getir-götür işlerine de bakılıyor. Gören masadakileri akıncı beyi, koşturanı da esir Bizans prensesi zanneder! Hatta çapraz sorguya girip, “vallah billah ben yaptım” manasında, dert anlatılıyor. Ondan sonra ise toplu ve kısa süreli bir şuur kaybı yaşanıyor. Söylenenler unutuluyor ve köçek oynatılıyor, şarkı-türkü çığırılıyor. Olmadı, gırnata çalıyor, göbecikler atılıyor. Az önce restleşen, kapışan herkes eller havada bel çeviriyor.

Muhtemeldir, yarışmacılar hayatlarında hiç sahici ev sahibi görmemişler. Benim bildiğim birisi size yemek yaparsa, tadı ota, kıvamı taşa benzese de saygı ile yersiniz. Hatta “eline sağlık” dersiniz. Lokantada ise yemek kötüyse, yemez, hesabı öder gidersiniz. Esasında bu dünyada yemek bulursanız yersiniz, dayak görürseniz kaçarsınız. Bizim bildiğimiz yemek nimettir. Yemekle oyun olmaz, alay olmaz. Yemek yerken yemeğe de, pişirene de, verene de saygı duyulur ve bu saygı dikkatle gösterilir. Dahası yemek masası sadece dört ayaklı tahta bir şey değildir. Hem sosyal hem de kültürel bağlamda önemlidir, değerlidir. Masada olacaklar ve olmayacaklar da, konuşulacak ve konuşulmayacaklar da bellidir.

Hayat budur. Bıçağın yönü, örtünün fırfırı, tavuğun baharatı hayata dair mevzular değildir.

Yani…

Bizim zamanımız geçmiş!

Yok, eğer bütün bir yarışma kurmaca ise –ki olabilir, çünkü yarışmaların bir kısmı çakma – o halde, bu kolpalık, gevşeklik ve nezaketsizlik neden? “Halk bunu istiyor” durumu mu? Yoksa daha beter bir ihtimal ile “halk için bu isteniyor” vaziyeti mi?

İzleyenin bilerek veya bilmeyerek öğrenmesi gerekenler neler? Bunlar mı?

Zaten öyle ise…

Bizim zamanımız tümden bitmiş!

KAYNAK : http://www.diplomatikgozlem.com/kahvemolasi_oku.asp?id=285

Saygılar

Hükümetin başlattığı bir süreç…
Yazılı ve görüntülü basında,hükümetin bu konu ile ilgili açıklamalarını, köşe yazarlarının ve muhalefetin her kanadının birçok eleştirisini okudum.
Konuyu farklı bir açıdan değerlendirmek gerekirse gördüğüm şudur :
Hükümet ” ülkemize zaman kaybettiren bir takım meselelerin çözümüne yönelik bir hareket başlattım, ortaya içi boş bir torba koyuyorum,elinizde ve eteğinizde bu konunun çözümüne katkısı olabilecek ne varsa getirin, bu torbayı birlikte dolduralım ” (kullandıkları kelimeler farklı olsa da bu anlama geldiğini düşünüyorum ) dediğinde , ülkesini seven ve sorumlu davranması gereken konumdaki muhalefet liderleri ve sözcüleri katıksız bir “RED” anlamına gelecek ve hatta bu çabanın bir ihanet olduğunu ilan eden açıklamalar yaptılar.
Yani ” elbette bu dertten ülkemizi kurtarmamız gerekiyor, çözüm için bizim önerilerimiz şunlar,şunlar,şunlar ” demek yerine, reddetme ve hain ilan etmeyi seçtiler, reddetme ve hain ilan etme konusunda kendilerine haklı bir zemin oluşturmadan (daha doğrusu bu ithamlarda bulunabilecek konumu haketmeden) yaptılar bunu…
Geçenlerde televizyonda bir filmin fragmanında duyduğum bir replik çok hoşuma gitmişti.
VATANINI EN ÇOK SEVENE EN PİS İŞİ YAPTIRIRSIN ” (Doldur patlat misali,bence çok doğru bir tesbit ama anlam itibarı ile eksik bulduğumu da belirtmeliyim.)
Bu repliğin, konu ile de tam uyumlu olduğunu düşünüyorum.
Zira her oluşumun tabanında aklı ile değil “yalnızca” kalbi ile düşünen birçok insan bulunduğu herkesin malumudur…Ama bu durum, yalnızca taban için mazur görülebilir,lider kadrosu için değil…Eğer lider kadrosu bu görüntüyü veriyorsa, o oluşumun samimiyeti konusunda şüpheden de öte ŞÜPHE duymak hakkımızdır…
İhanetten söz etmek gerekiyorsa eğer, İHANET yakıştırmasını en çok hakedenler, sorunun çözümü için katkı sağlamak yerine, konuşulmasını, tartışılmasını, çözüm için ortak bir zemin oluşturulmasını engelleyici tavır içerisinde olanlardır…
Ülkemin bekâsı için muhalefetin, hükümetten daha sorumlu davranması gerektiğine inanıyorum.

Saygılar

Hem Suçlu Hem Güçlü

Dün akşam Genç Sivillere bir mektup yazdım ve gönderdim.O mektubu burada da paylaşmak istiyorum.
Mektubun tamamı şu şekilde :

1- Siz hiç mağdur iken polisi arayıp yardım istediniz mi?

2- Polis geldiğinde de mağduriyetinize sebep olan şahsın, telefonunu konuşsun diye polise verirken “telefon Ankara’dan” dediğini duydunuzmu hiç ?

3- Ve telefondaki şahısla efendimli konuşmasını bitiren polisin “polisi boşyere meşgul etmenin suç olduğunu biliyormusun sen?” diyerek azarlamasına muhatap oldunuzmu hiç ?

Sizleri bilmem ama benim bu sorulara verecek cevaplarım var.
1- Evet yardım istedim…
2- Evet “telefon Ankara’dan” dediğini duydum…
3- Ve evet azarlandım…

Bu durumun benim güzel ülkemin her karesinde yaşandığına da eminim üstelik.

Bu konu ile ilgili size bir soru sormak istiyorum.

Devlet büyüklerinin bu konuya ilgisini çekmek ve toplumda bir bilinç oluşturmak için cumhurbaşkanımıza,başbakanımıza,genel kurmay başkanımıza,gazete patronlarına nüfuskağıdı fotokopisi göndererek bizleri evlatlık olarak nüfuslarına geçirmelerini talep etsek,acaba bu çabamız, ‘BENİM DE ARKAM KUVVETLİ ve ayrıca BENİM ARKAM SENİN ARKANI DÖVER’ diyebilme gücü kazandırır mı bize ?

Bu ferdi olarak yapıldığında hiçbir anlam ifade etmeyecek ve hatta belkide başımızı daha fazla derde sokabilecek bir eylem olabilir. Ama sizler gibi samimiyetine ve üslubuna güvendiğim, bilinçli ve cesur bireylerin oluşturduğu bir sivil toplum örgütünün, bu durumun değişmesi ve haklının ya da mağdurun da, en az suçlu kadar güçlü olduğu hissinin oluşturulması için bir organizasyon veya kampanya düzenleyebileceğinize ve bunun etkili olacağına inanıyorum.

Bir zamanlar televizyon programlarından birinde tam da bu durumla örtüşen bir söz söylemişti Mahir KAYNAK.
Söylediği kısaca şuydu: “Türkiye’de adalet yoktur.Bunu size ufak bir misalle açıklayabilirim : Bir adam geliyor ve açıkça sizin hakkınızı gaspediyor ve siz feryad etmeye başladığınızda da size ‘GİT KİME ŞİKAYET EDİYORSAN ET’ diyebiliyor.Bu adaletin olmadığının delilidir. Eğer adalet olsaydı,mağdur olan siz,suçlu olana ‘BAK SENİ ADALETE ŞİKAYET EDERİM HAA’ dediğinizde, suçlu olan en azından ürperirdi…”

Saygılarımla

KASHNA Felsefesi

Yıldızlarla misket oynayan bir adam vardı, güneşi hep sağ cebinde taşırdı. Bir gün, herkes uyurken çığlık attı karanlığa. Güneş ürktü. Yere düştü sağ cepten. Herkes oraya geldi. Her gelene bir yıldız verdi adam. Yıldızı alanlar gece karanlığında dokundular güneşe, eli yanmıyordu kimsenin. Gözleri kamaşmıyordu. Güneşe dokunduğuna da şaşırmıyordu hiç kimse. Yıldızları dağıtırken güneşimsi bir parıldama oluyordu adamın gözlerinde. Sanki yüz binlerce yıldız vardı cebinde. Nasıl olduğunu anlayamamıştık o gün. Meğer adam her gece Kaf Dağı’nın Arkası’na gidip yıldız topluyormuş uçsuz gökten.

Bu Yazı Kaf Dağı’nın Arkasından Alınmıştır

Neler yapabileceğini bilmiyorsun, ne olduğunu hiç bilmiyorsun. Baksana ayakların yere basıyor, bunu nasıl başarıyorsun?

Bilsen, uykuların kaçar, başını hiç olmadığı kadar dik tutarsın. Para pul, şan şöhret bir anda avucunun içindeki sıradan bir mikroba dönüşür. Zor dediklerinde gülüp geçersin, imkansız dediklerinde kahkaha atarsın rüzgara karşı.

Bir bilsen akşam yastığa koyduğun şeyin zavallı bir küreden ibaret olmadığını. Trilyon dolarlarla ölçülemeyecek bir hazineyi her gece öyle hunharca atabilir miydin yastığa yorgana?

Hiç şaşırmazdın Atatürk’lere, Lincoln’lere, Gandhi’lere… Vay be demezdin Picasso’lara, Da Vinci’lere, Dali’lere… Aklını almazdı Edison’lar, Newton’lar…

Bilmiyorsun Kendini Bilmiyorsun

Kashna bilmektir. Kendini tanımaktır. Bir mükemmellik tutkusudur. En iyiyi yakalama çabasıdır. Kashna, oksijene saygı duymaktır nefes alırken, zirveleri zorlamaktır. Değerini bilmektir ormanda duran bodur bir ağacın. Kashna kaygısızca koşmaktır en çetin yollarda… İmkansıza aşık olmaktır Kashna. Önyargılardan arınmaktır. Haddini bilmektir. Mazeret üretmeden yaşamaktır. Kashna, dik durmaktır en güç zamanlarda. Vazgeçmemektir, göğsünü germektir fırtınalara, geleceğe dokunmaktır kaygısızca, meydan okumaktır, en olmaktır, bağırmaktır avaz avaz, haykırmaktır karanlığa.

Kashna, abartısız yaşamaktır. Kibrit kutusuna dünyayı sığdırmaktır, gemilere rağmen başarmaktır Kashna.

Güneşe dokunmaktır, yıldız toplamaktır Kaf Dağı’nın Arkası’ndan…

Yıldızlarla misket oynayan bir adam vardı ya hani? Geçen karşılaştık, yine yıldızlar vardı avuçlarında, yine geceydi, yine yıldız dağıtıyordu adam ve güneş ağlıyordu ay gülerken… Erdal DEMİRKIRAN

Haspam

Birileri Irak’ın kuzeyini bize bağışlamayı uygun görmüş.
Peehhh…
Bizi haritasını cetvelle çizdiklerinden belleme be hey NADAN,bizi kendin gibi mi bilirsin de teklif edersin ve bunu yememizi beklersin…
KALSIN…
Eğer oraları topraklarıma katmak vacip olursa, gider kendim alırım vesselam…

Eski Gönderiler »